İnsanın doğumla başlayıp yaşamı boyunca sürecek olan ilk eylemi yemek yemektir. Gözlerimizi bile açmadan anneyle kurduğumuz bağ beslenme ile başlar. Bu süreç bebekle anne arasında duygusal bir bağ oluşması, güven duygusunun gelişmesi için oldukça önemlidir.

Zaman içerisinde bu bağ geliştirilemiyor ve günlük yaşantının koşuşturmacaları içerisinde zedeleniyorsa yetişkinlik döneminde duygusal açlık dediğimiz kavram ortaya çıkıyor.

Birey fiziksel ihtiyaçlarını giderirken sevgi ve ilgi bulamıyorsa doyma duygusuna ulaşamaz. Yani birey, beslenme ile anne arasında kurduğu bağı kendi ruhsal dünyasıyla ilişkilendirir ve duygu dünyasında her besinin bir karşılığı oluşmaya başlar. Böylece öfkelendiğinde, üzüntü duyduğunda ya da sevinçli olduğunda belirli besinlere veya aşırı yeme davranışına yönelir.

Aşırı yeme davranışı bireyin hayata karşı verdiği savaşı temsil ederken, gittikçe genişleyen beden kaybedilen mücadelenin simgesi halini alır.

Burada önemli olan duyguları uygun şekilde dışarıya vurmaktır. Aksi halde tüm olumsuz duygular beden üzerinden ifade edilir, dürtüsel yeme, takıntılı yeme ve tıkınırcasına yeme şeklinde davranışlar sergilenir.

Bu nedenle arka plandaki duygusal süreçler çalışılmadan yapılan diyetler, cerrahi operasyonlar ve diğer müdahaleler kısa vadede işe yarar gibi görünse de uzun vadede işe yaramaz.

Kişi aldığı kilolarla hayat arasına bir duvar örer… Bu duvar aslında kişinin biriktirdiği mutsuzluklardır.

Çocukluk yıllarından itibaren yaşanılan travmalar, bağımlı ilişkiler, yaşadığınız depresyonlar, kaygı düzeyinizin fazla olduğu ruh halleri, bazen umursamama duygusu, bastırılmış kızgınlıklar, yeterince sevilmediğini düşünme kişininin dış görünüşünü giderek bozarken insanların kendisini istemediğine inanarak utanç duyulmasına sebep olur ve kişi giderek yalnızlaşır.